
İnsan, alışabilen bir varlık. Zamana, yokluğa, değişime, hatta başlangıçta tahammül edemeyeceğini düşündüğü koşullara bile alışabiliyor. Kimi zaman hayatta kalabilmek için gerekli olan bu özellik, söz konusu toplumsal meseleler olduğunda tehlikeli bir hâl alabiliyor.
Çünkü insanın bir şeye alışması, o şeyin doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Her gün birbirine benzeyen haberlerle karşılaşıyoruz. Şiddet, yoksulluk, adaletsizlik, ihmal… Bir olay henüz hafızamızdaki yerini bulamadan bir başkası gündeme geliyor. Birkaç saat konuşuyor, üzülüyor, tepki gösteriyor ve sonra hayatımıza devam ediyoruz.
Elbette hayat devam edecek. Her acıyı aynı yoğunlukta yaşamak, her olayın ağırlığını sürekli omuzlarımızda taşımak mümkün değil.
Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken başka bir mesele var: Hayata devam etmekle yaşananları normal kabul etmek arasındaki çizgiyi ne zaman kaybediyoruz?
Sıradanlaşan şey yalnızca haberler mi?
Bir kadının şiddete uğradığını öğreniyoruz. Bir çocuğun ihmal edildiğini duyuyoruz. Geçim sıkıntısıyla mücadele eden insanların hikâyelerine tanıklık ediyoruz.
Bazen üzülüyor, bazen öfkeleniyoruz. Ancak çoğu zaman bu duyguların ömrü, gündemin değişme hızını aşamıyor.
Dün bizi derinden sarsan bir olay, bugün başka bir haberin gölgesinde kalabiliyor.
Burada mesele insanların bütünüyle duyarsızlaşması değil. Böyle bir genelleme, yaşananların karmaşıklığını görmezden gelmek olur. İnsanlar yoruluyor, kendi sorunlarıyla mücadele ediyor, kimi zaman da karşılaştıkları acılar karşısında ne yapabileceklerini bilemiyor.
Ancak bütün bunlar, üzerinde düşünmemiz gereken gerçeği değiştirmiyor.
Bir olayın tekrar etmesi, onun olağan karşılanmasını gerektirmez.
Bir haksızlığın sık yaşanması, ona katlanılması gerektiği anlamına gelmez.
Ve bir acının haber değeri taşıması, onun yalnızca bir haberden ibaret olduğu anlamına hiç gelmez.
Rakamların ardındaki hayatlar
Gazetecilikte rakamlar önemlidir. Veriler, olayların boyutunu anlamamıza yardımcı olur. Ancak her rakamın ardında bir insan olduğunu unuttuğumuzda, gerçeğin yalnızca bir bölümünü görmüş oluruz.
Bir istatistiğin içinde yarım kalmış bir hayat, gerçekleşmemiş bir hayal, geride bırakılmış bir aile bulunabilir.
Haberlerde okuduğumuz her olayın bir öncesi, yaşanan her kaybın geride bıraktığı bir boşluk vardır.
Oysa gündemin hızı, bazen bu ayrıntıları görmemize izin vermiyor.
Bir başlık okuyoruz. Bir görüntü izliyoruz. Birkaç cümleyle tepki gösteriyoruz.
Sonra başka bir başlığa geçiyoruz.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu: Bir insanın yaşadığı acı, bizim için ne zaman yalnızca tüketilecek bir bilgiye dönüşüyor?
Bu soru yalnızca okura değil, haberi hazırlayan, yayımlayan ve gündeme taşıyan herkese yöneltilmeli.
Çünkü gazeteciliğin sorumluluğu yalnızca yaşananları duyurmak değildir. İnsan onurunu gözetmek, olayları bağlamından koparmamak ve haberin merkezindeki insanı görünmez kılmamaktır.
Vicdan, yalnızca üzülmek midir?
Toplumsal vicdanı yalnızca yaşanan olaylara gösterdiğimiz duygusal tepkiler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.
Bir habere üzülmek, bir haksızlığa öfkelenmek ya da bir mağduriyet karşısında empati kurmak elbette kıymetlidir.
Ancak vicdanın bir de sorumluluk gerektiren tarafı vardır.
Bazen yanlış bir davranışa itiraz etmek, bazen yardıma ihtiyacı olan birini fark etmek, bazen de herkesin görmezden geldiği bir meseleye dikkat çekmek gerekir.
Bunların her biri büyük ve gösterişli eylemler olmak zorunda değil.
Toplumsal duyarlılık, yalnızca büyük olaylar karşısında ortaya çıkan bir tutum değildir. Gündelik hayatın küçük ayrıntılarında da kendini gösterir.
Bir insanın onurunu incitmemekte, başkasının hakkını gözetmekte, tanık olduğumuz bir haksızlığı sıradanlaştırmamakta…
Çünkü toplum dediğimiz yapı, yalnızca kurumların ve kuralların değil, bireylerin birbirlerine karşı geliştirdiği tutumların da toplamıdır.
Alışmak başka, kabullenmek başka
Elbette hiçbirimiz dünyanın bütün sorunlarını çözebilecek güce sahip değiliz.
Her adaletsizliği tek başımıza ortadan kaldıramaz, her acıyı dindiremeyiz.
Fakat değiştiremediğimiz şeylerle ilgili düşünmeyi bırakmak zorunda da değiliz.
Bazen çaresizlikle kabullenişi birbirine karıştırıyoruz.
Oysa bir sorunun varlığına alışmakla, o sorunun var olmaması gerektiğini savunmaya devam etmek arasında önemli bir fark var.
İnsanın kendisini korumak için bazı gerçeklerle yaşamayı öğrenmesi anlaşılabilir. Ancak toplumun yanlışlarla yaşamayı öğrenirken onları değiştirme iradesini kaybetmesi, üzerinde durulması gereken bir meseledir.
Çünkü normalleşen her yanlış, bir sonraki yanlışa karşı gösterilecek tepkiyi de zayıflatabilir.
Bugün görmezden geldiğimiz bir haksızlık, yarın başka birinin hayatında daha ağır sonuçlar doğurabilir.
Ve hiçbirimiz, bir gün başkalarının duyarlılığına ihtiyaç duymayacağımızın garantisini taşıyoruz diyemeyiz.
Unutmamamız gereken
Belki de mesele her şeye aynı anda yetişmek, her acıya çözüm bulmak ya da her olay karşısında yüksek sesle konuşmak değil.
Mesele, bütün bu karmaşanın içinde insan kalabilmek.
Bir başkasının yaşadıklarını kendi hayatımızdan bütünüyle bağımsız görmemek. Alıştığımız sorunların hâlâ sorun olduğunu hatırlamak. Yanlış olanı, yalnızca sık karşılaştığımız için olağan kabul etmemek.
Çünkü bir toplumun vicdanı, yalnızca büyük felaketler karşısında verdiği tepkilerle değil, gündelik hayatta nelere sessizce alıştığıyla da anlaşılır.
Hayatın akışına uyum sağlamak zorundayız. Ama bu uyum, yanlışları meşrulaştırmanın gerekçesine dönüşmemeli.
Unutmayalım; bir şeyin sürekli yaşanıyor olması, yaşanması gerektiği anlamına gelmez.
Ve bir şeye alışmak, onu normal yapmaz.



