
Bir şehrin hali perişansa, önce belediye başkanına bakıyoruz.
Yollar bozuksa başkanı suçluyoruz. İmar darmadağınsa başkanı suçluyoruz. Şehir borç içindeyse başkanı suçluyoruz. Hizmet aksıyorsa başkanı suçluyoruz. Şehir yaşanmaz hale gelmişse yine başkanı suçluyoruz.
Güzel…
Peki bir dakika!
O BAŞKANI KİM SEÇTİ?
Gökten mi indi?
Bir sabah ansızın belediye binasının kapısını açıp “Ben geldim” mi dedi?
Yoksa sandığa gidip elimizle, oyumuzla, tercihimizle o koltuğa biz mi oturttuk?
İşimize gelince “MİLLETİN İRADESİ” diyoruz.
İşimize gelmeyince “BU ADAM NE YAPIYOR?” diye söyleniyoruz.
Siyasetin en büyük garabetlerinden biri de burada başlıyor.
SEÇERKEN AKIL BİZİM, SONUÇ KÖTÜ ÇIKINCA SUÇLU HEP BAŞKASI!
Bir aday seçim zamanı kapımıza geliyor.
Gülümsüyor.
El sıkıyor.
Çay içiyor.
Fotoğraf çektiriyor.
“Biz bu şehri uçuracağız” diyor.
Biz de bazen projeye bakmadan, geçmişine bakmadan, kadrosunu tanımadan, LİYAKATİNİ sorgulamadan, sadece tuttuğumuz tarafın rengine bakarak oy veriyoruz.
Sonra birkaç yıl geçiyor…
Şehir aynı şehir.
Sorunlar aynı sorun.
Sadece şikayetlerin sesi yükseliyor.
Ardından başlıyoruz:
“BAŞKAN BECEREMEDİ.”
Belki de öyle.
Ama asıl soru şu:
SEN SEÇERKEN NEYE BAKTIN?
Soyadına mı?
Partisine mi?
Akrabalığına mı?
Hemşehriliğine mi?
Sana verdiği küçük bir söze mi?
Bir yemek ikramına mı?
Yoksa gerçekten bu şehri yönetebilecek kapasitesine mi?
Çünkü demokrasi, “BİZİM ADAM KAZANSIN” oyunu değildir.
Belediye başkanlığı da mahalle kahvesinde taraf tutma makamı değildir.
Orası şehrin kasasıdır.
Orası şehrin geleceğidir.
Orası çocuklarımızın yaşayacağı sokakların, gençlerimizin kuracağı hayatların, esnafın ekmeğinin, yaşlının huzurunun emanet edildiği yerdir.
O yüzden sandıkta verilen oy, bir siyasi partiye gönderilen sevgi mesajı değildir.
Bir emanettir.
Ve emanetin yanlış kişiye verilmesinin bedelini sadece başkan ödemez.
Bütün şehir öder.
İşte bunu anlamadan yapılan her seçim, biraz da kumardır.
Sonra dört yıl boyunca söyleniriz.
“ŞEHİR NEDEN BÖYLE?”
Çünkü şehir yönetimini, bazen liyakatten önce sadakate; projeden önce yakınlığa; hizmetten önce görüntüye teslim ediyoruz.
Sonra da aynaya bakmak yerine belediye binasına bakıyoruz.
Oysa bazen sorun belediye binasında başlamaz.
SORUN SANDIKTA BAŞLAR.
YANLIŞ YÖNETİCİYİ SEÇMEK KADAR, YANLIŞ YAPTIĞI HALDE ONU SAVUNMAYA DEVAM ETMEK DE TOPLUMUN SORUMLULUĞUDUR.
Çünkü bir insanın yanlışını savunmak, zamanla o yanlışı büyütür.
Bugün bir makam sahibinin hatasını görmezden gelenler, yarın o hatanın bedelini kendi çocuklarının hayatında ödeyebilir.
Siyasette kör taraftarlık, futbol tribününde kalmalıdır.
Çünkü şehir yönetiminde forma yoktur.
Sonuç vardır.
İyi yönetim varsa şehir kazanır.
Kötü yönetim varsa şehir kaybeder.
Ve sandıkta kimse “BEN BİLMİYORDUM” diyerek sorumluluktan tamamen sıyrılamaz.
ÇÜNKÜ SEÇMEK BİR HAKTIR.
AMA SEÇTİĞİNİN HESABINI SORMAK, VATANDAŞLIK BORCUDUR.
BİR BELEDİYE BAŞKANI O ŞEHRİN PATRONU DEĞİLDİR.
HALKIN EMANETÇİSİDİR.
Halk da onun taraftarı değildir.
Asıl denetçisidir.
Bir şehri kötü yönetenleri eleştirmek kolaydır.
Zor olan, dönüp kendi vicdanına sormaktır:
“BEN BU İNSANI NEDEN SEÇTİM?”
Çünkü bazen şehirlerin kaderini başkanlar kadar,
BAŞKANLARI SEÇENLERİN TERCİHLERİ BELİRLER.
Sandıkta verdiğin oy, seçim gecesi cebine koyduğun bir kağıt parçası değildir.
Yıllarca yaşayacağın şehrin kaderine attığın imzadır.
İmzayı atan, altına ne yazdığını da bilmelidir.
Kalın sağlıcakla..
Selahattin Çelik

